Türkiye’nin Gidişatı (22): Ahbap olayı | NATO Zirvesi | 15 Temmuz’un 10. yılı | Deniz Göktaş’ın tutuklanması

14.07.2026 medyascope.tv

14 Temmuz 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız söyleşiyi yayına Gülden Özdemir hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘‘Türkiye'nin Gidişatı’’ yayınımızın Temmuz ayını yapıyoruz Profesör Mehmet Altan'la. Abi hoş geldin.
Mehmet Altan: Hoş bulduk.

Ruşen Çakır: O kadar çok konu var ki hangisini konuşalım, hangisiyle başlayalım? İstersen daha geçmişten başlayalım. Deniz Göktaş diye bir genç çıktı. Bir videosu var. Zaten daha önceden de yapıyormuş ama ‘‘Ölü Deniz’’ adlı videosu YouTube'da milyonlarca izlendi ve Deniz Göktaş'ı gözaltına alıp tutukladılar. Bayağı bir konuşuldu, hâlâ konuşuluyor ama tabii ilk günkü kadar etkili değil. Sonunda videoya da erişim engeli geldi. Tabii her zaman yapıldığı için bunlar... 5 dakikada yapılıyor. Olayın çok boyutu var. Tabii ki bir yandan İslam'a hakaret ettiği gibi, ki o videoyu izleyenler için herhalde en tali konulardan birisi ve hakaret vesaire de bence yok. Yani kesinlikle yok. Ama cumhurbaşkanına hakaret var tabii ki. O en sonundaki şey, ‘‘diktatör’’ sözü yüzünden diyorlar ama en sonundaki Sevim Tanürek olayı herhalde daha çok rahatsız etti. Bir de tabii çok ilginç bir ayrıntı var. Kemal Kılıçdaroğlu'nun kendisini ifade verirken görmesi ve onun da Kemal Kılıçdaroğlu'na söylediği söz ve CHP'lilerin bunu reddetmesi, Deniz Göktaş'ın buna ‘‘Olur mu ya? Devlet görevlileri de vardı. Hatta bana ‘ayıp değil mi, yazık değil mi yaşlı adama?’ dediler’’ falan demesi... Böyle bir olay var ve şu anda cezaevinde ama her şey bir yana bir kere müthiş bir komedyen değil mi?
Mehmet Altan: Aslında programın başındaki konuşalım diye özetlediğin bu olay Türkiye'nin gidişatı, bizim programın adı. Onu bundan daha mükemmel bir şekilde anlatan yorumu, olayı, hali, ânı, enstantanesi, hareket halindeki mobilitesi, her şeyi bu sorduğun soru ve sorunun altlığı; özetlediğin olay anlatıyor. Yani mizahla bile kavga eden, mizah üstünden siyasi kamplaşan, her şeyi siyasileştiren, gülüp geçemeyen, her şeyi sorun haline getiren bir toplumsal psikoloji var. Aynı zamanda da bu toplumsal psikolojideki sağlıksız durum her şeye yansıyor ve yansımanın dışında bu toplumsal sağlıksız psikolojiyi yaratan bir ortam var. Yani Türkiye sağlıksız bir hale geldi. Kuralları, kurumları bozuldu. Tahayyülü kalmadı. Aynı zamanda hiçbir hoşgörüsü kalmadı. Kendisiyle gülüp geçecek bir rahatlığı çoktan kaybetti. Onun için ileride bugünler anılırken bu çok garip, sağlıklı bir toplum için çok garip olan mesele de anılacaktır. Ama kendisi çok başarılı, siyasi bilinci çok yüksek, aynı zamanda da bir ölçüde bu kararsız dengedeki insanın çelişkili, birbiriyle uyuşmayan, kendi içinde bir tutarlılığı, bir mantığı olmayan anlık yahut uzun süreli insan çelişkilerini; yani mizah için doğmuş bir çocuk ama bir şekilde siyasi bilinci, okuması, dikkati, gözetlemesi de olağanüstü. Çok yetenekli ve başarılı buldum. Ama Türkiye her yetenekli ve başarılı adamı cezalandırır.

Ruşen Çakır: Tam da bunu söyleyecektim. Ben bu konuyla ilgili bir yayın yaptım. İlk aklıma gelen: Türkiye'de iyi olan cezasız kalmaz ve "İyi, cezasız kalmaz" başlığı atacaktım. Sonra dedim, ya biraz frene basayım.
Mehmet Altan: O Osmanlı İmparatorluğu, Osmanlı düzeni aslında buradaki kabule göre ilahi bir düzendir. Eleştirildiği vakit günah işlersin. Gene kabule ve inanca göre, padişah tanrının yeryüzündeki gölgesidir. Halbuki düşünce... Ya şimdi mizahtan siyasi hareket bekler hale geldi Türkiye. Böyle bir çaresiz yerde. Yani siyaset kurumunun da aslında nasıl çürüdüğünü gösteriyor. Ne dedi? Öyle mi dedi, böyle mi dedi? Yani çok gencecik, çok yetenekli bir mizahçının davranışlarından siyaset kendine pay çıkarmaya, yol bulmaya, hareket etmeye, onun anlık yahut kalıcı popülaritesini sömürmeye yönelik bir tavır içinde. Şimdi bu Osmanlı düzeninin, padişah tanrının yeryüzündeki gölgesi ve toplumsal yapısı, düzeni ilahi bir düzen, eleştirilemez, dokunulamaz yapısından buralara geliyoruz. Yani bu gülüp geçemiyor, şaka yapıyor, dalga geçemiyor ve bu ilahi sayılan düzene karşı her düşünce tehdit sayılıyor. Her eyleme dönecek hareket tehdit sayılıyor. Onun için ortalamanın üstündeki herkesin başı belaya giriyor. Nazım'ın da giriyor, Peyami Sefa'nın bilmem neyin de giriyor. Yani bu hareket potansiyeli olabilen herkes ilahi düzen için tehlike.

Ruşen Çakır: Bir başka geçmiş, geçmiş diyorum ama daha yeni yani NATO zirvesi. Olayın birçok boyutu vardı. İşte sokaklar kapatıldı, parklar Macron için Seymenler parkı kapatıldı vesaire, akreditasyon yasakları, operasyonlar, insanlar tutuklandı, gözaltına alındı, şu oldu, bu oldu. Ve sonuçta bir de Trump'ın Türkiye'ye müjdesi dendi ama hâlâ müjdeden bir gelişme yok. En son geçen hafta Abdülkadir Selvi dedi ki, "S-400'leri bir Körfez ülkesine veriyoruz ve karşılığında F-35'leri tekrar alıyoruz. Bu Allah'ın eşeğini kaybettirip buldurması bundan bir zafer. Hatta para kazanacağız." dendi ama Moskova'dan bir açıklama geldi. "Üçüncü ülkeye satış meselesi ciddi bir konu, üzerinde düşünüyoruz" dediler ve sonuçlanmadı en azından an itibariyle. Çünkü Rusya'nın onay vermesi lazım. Yani Türkiye diyelim ki Katar'a satmaya karar verdi. Onun onay vermesi lazım. Öte yandan Amerikan Kongresi'nin de birtakım şeyleri var. Trump bir şeyler yapabiliyor ama tam yapamıyor falan gibi. Ama o da geldi tıkandı. Ve tabii bu arada NATO niye toplandı? NATO ne konuştu? NATO 3.0 diyorlar biliyorsun, NATO 3.0. Bu nedir bilmem ne? Bunlar Türkiye'nin gündemine çok fazla girmedi. Girmedi. Biz F-35'leri alacağız, Kaan'a motorlar alacağız diye bir beklenti içerisine girdik. O da en azından şimdilik girmedi. Şöyle bir şeyi hatırlıyorum, çok çarpıcıydı o. İlk bu haberi daha zirve başlamadan önce New York Times yaptı, F-35'ler haberini. Haberde şöyle söylüyor: İktidarın içinden, yani yönetimin içinden güvenilir kaynaklar, tek değil birden fazla kişiyle ama her biri şöyle söylemiş, hep bu opsiyon var: "Evet, böyle böyle oldu ama Başkan Trump'ın ne yapacağı belli olmaz." Yani F-35'ler konusunda bir şey yapacak, yapmak istiyor ama garantisi yok. Nitekim hemen İsrail dedi ki Türkiye'nin F-35 alması dengeleri değiştirir, şu olur, bu olur falan dedi. Şu anda askıda kaldı.
Mehmet Altan: Ya bu Trump’ın aslında temel yönetim biçimi kuralsızlık. Beni kimse denetlemesin, kural olmasın, kurum olmasın. Baskıcı rejimlerin en çok istedikleri şey denetlenmemek, ilke tanımamak, kural tanımamak, kurum tanımamak. Şimdi Biden bunun tam tersiydi; ilke, kural, kurum vesaire. Şimdi ilke, kural, kurum ve denetim istemeyen siyasiler birbirleriyle çok iyi anlaşıyorlar. Fakat aldıkları karar sarpa sarıyor. Çünkü bunun bir ortak aklı yok. Ortak aklı icraya koyan kurumu yok, ilkesi yok, kuralı yok. Mizahçı tevkif etmekle S-400'lerde duvara çarpmak aynı şey. Bunun kararını o ulusun nüfusunun her bir bireyinin, vatandaşının refah ve özgürlüğü için çalışan bir mekanizma değil, onu ele geçirenin ikbali için veriyorlar. Mesela şimdi bunları bana soruyorsun ama günlük hayat açısından NATO, o da ciddi konuşulmuyor, paparazilik yapılıyor filan ama günlük hayatın acıları da konuşulmuyor. Kuru soğan ithalatında vergi düşürüldü. Neden? Çünkü insanların derdi bunlar değil. Kuru soğanın fiyatı, bugün sabah baktım, 70 lira bir kilo kuru soğan. Patates 60, daha uyduruksa 40. Şimdi soğan fiyatları çok yükseldi ve halk bundan şikayet ediyor. Kuru soğan ithalatında vergi indirecek kadar ekonomiyi yönetemeyen, hukuku yok sayan ama yolsuzluk algısı endeksinde müthiş bir devrim yapıp 128. sıraya bizi düşüren şey, demokrasi dediğimiz şey; aslında ilke, kural, kanun, denetim. Şimdi bunlar olmayınca NATO, şu, bu; aldığın karar bir aklı, bir icrayı ifade etmiyor. Aynı zamanda da egemenliği de çok zedeleniyor. Sen ne diyorsun? ‘‘Benim dış egemenliğim, herkesle eşitim. Ben devletim. İstediğim kararı ben alırım, ben icra ederim...’’ S-400'leri aldın, verecek yer... Şimdi Amerika da karışıyor, Rusya da karışıyor. E hani nasıl egemen oluyorsun? Şimdi bir taraftan diyor ki Amerika, "F-35'leri vermem için bunu sat." Rusya diyor ki, "Benim istemediğim bir yere satamazsın." E senin ulusal egemenliğin nerede? Peki niye bu hale düşüyorsun? Kimin aklı bu? Devlet aklı mı? Devlet aklıysa bu kadar Türkiye'yi niye sıkıştırıyor, kaybettiriyor? Devlet aklı değilse devlet aklının yerine geçen akıl kimin aklı? Devlet aklının yerine bu kadar rahat nasıl geçiyor? Ve aynı zamanda büyük para kaybettik. Şu anda S-400 diye bir derdimiz var ya. Bir şey alıyorsun. Kim aldı onu? Niye aldı?

Ruşen Çakır: O zaman işte artık Erdoğan'ın söyledikleri; ‘‘Aldık tabii...’’ İşte şudur budur. Bunlar açılmadı biliyorsun kaç yıldır.
Mehmet Altan: Ya bir de bunlar da çok garibime gidiyor. Şimdi S-400'le ilgili sen kim bilir ne yazıp ne konuşmuşsundur. Ben de çok söyledim, bu yanlıştır. Sen NATO'nun üyesisin. Kalkıp NATO'nun ağzını burnunu kırmak isteyen bir başka güçle flört ettirilmeye kalktığın vakit bu bir kere düzeliyor gibi olsa da kurumsal olarak düzelmez. Hiçbir zaman güven duymazlar. Ve ne zaman düzeliyor gibi oluyor? Kural tanımayan bir adam Amerika'nın başına geçtiği vakit. Ve şimdi kuralları delik deşik ederek bunu vereceğini iddia ediyorlar. Amerika'da da büyük dövüş var; kural, kurum, ilke, denetim olmayınca devletin olmayacağını söyleyenlerle Trump dövüşüyor. Ha işte ona göre bir süreç alacak. Aynı zamanda da tabii Rusya ne yapacak? O da hiç konuşulmayan bir şey. Yani buna "Ver, sen tamam sat" falan dedi ama o da yazıyor. İkisi de not ediyor. Durup dururken bizim başımızı derde sokacak ve Türkiye'nin yararına olmadığı anlaşılan bir karar.

Ruşen Çakır: Şimdi orada tabii şöyle bir şey var; Rusya'nın aleyhine hiçbir durum yok. Parasını aldı.
Mehmet Altan: Evet.

Ruşen Çakır: Sattı. Ambalajından açılmış açılmamış onun umurunda değil.
Mehmet Altan: NATO'yu bir anlamda sarsaladı, itekledi.

Ruşen Çakır: Tabii canım. Yani ne olacak...
Mehmet Altan: Türkiye üstünden o sıradaki sıkışık halinde bütün dünyaya mesaj verdi. Türkiye'nin içinden bir ülkeyi kendine çekebileceğini gösterdi vesaire vesaire. Yani şimdi bu kadar savrulma aslında hiçbir plan program olmadığını, siyaseti belirleyenlerin çıkarlarının her şeyin önünde gittiğini; yani mesela ne bileyim NATO'nun geçtiği yoldaki binalarda oturan adamlar... O binalar yıkıldı. Oradan 30 saniye mi ne geçiyor adam. Yani çok hüzünlü bir şey ya. Oradaki adamı da bulup kimse de gidip röportaj yapmadı. ‘‘Ne oldu senin hayatın?’’ denmedi. Buradan NATO'nun liderleri geçiyor diye adamın hayatı kaydı ya. Evi gitti onun. Ev de vermiyor, çünkü gecekondu.

Ruşen Çakır: Neyse abi, NATO'yu biz mi kurtaracağız? Biz şimdi CHP'yi kurtaralım. Şimdi atanmış CHP, il başkanlarını tasfiye ede ede hepsini neredeyse değiştirecek. Ama Özgür Özel de il il dolaşıyor. Görüyor musun görüntüleri?
Mehmet Altan: Evet, izliyorum.

Ruşen Çakır: Bayağı bir ilgi görüyor vesaire ve artık herhalde yeni partinin eli kulağında sanki. Ne dersin?
Mehmet Altan: Yani burada şöyle bir şey görüyorum Ruşen. Şimdi Türkiye'de siyasi; yani kural, kurum, ilke, denetim diyorum ya. Şu anda bir laboratuvara soksalar Türkiye'yi toplumsal olarak, bir analiz yapsalar, check-up yapsalar hiç kimsenin ilke, kural, kurum, denetim istemediği bir sonuç çıkar, böyle bir analiz raporu çıkar. Şimdi peki ilke olmasın, kural olmasın, kurum olmasın, denetim olmasın ama siyasi kavga olsun. Bu nasıl bir siyasi kavga olur? Şimdi Türkiye, bu senin sevdiğin siyasi analize giriyorum Türkiye yolsuzluk algısı endeksinde 124. sırada. Bu ne demektir? Bu toplum yolsuzluktan rahatsız olmuyor. Yani senin tuttuğun parti, fanatik, partizan bir şekilde tuttuğun partinin yolsuzluğa bulaşmış olduğunu bilsen de, mesela siyasal iktidar ne oldu? Bir sürü şey çıktı, üstü kapandı gitti. Taraftarları, seçmeni, oy vereni "Bizim vergiler nereye gidiyor?" diye sordu mu? Rahatsız oldu mu? Peki bu muhalefet partisinde değişiyor mu? "Ha benim için önce ahlak, ben yolsuzluğa gelemem, bilmem vergimiz nereye gidiyor, denetlemezsem oy vermem" falan diye kimse yok. Demek ki yolsuzluk konusunda mutabık olan bir koca toplum var. Yolsuzluk olabilir. Yani orada büyük bir reaksiyon hiç görmüyorum. Yani birbirlerinin yerine geçmek istiyorlar ama yolsuzluk yapılamayacak bir Türkiye istemiyorlar. Bunu bir yere koy. İkincisi, bu siyasal iktidar o kadar kamplaştırdı ki burayı, o kamplaşma bir nefret, aşk ve nefret duygusu üstünden siyaset yapmayı getirdi. Yani burada rasyonel çıkar, daha iyi bir Türkiye, hukuk devleti, demokrasi, kurum, kural, denetim filan bunlar lafügüzaf, hikâye. Şimdi benim gördüğüm şey yolsuzluktan rahatsız olmayan ama nefret üstünden hareket eden bir toplumsal resim. Onun için de bunun bize ne getirir, ne getirmez o gitsin. Yani şimdi hiçbir şekilde mesela ben diyorum ki: Ya kamu ihale yasası yolsuzluğa... Mesela Çankaya belediye başkanını aldılar. 30 yaşında bir çocuk değil mi? Oraya nereden geldi belediye başkanı oldu? 25 tane aday vardı. Bir ön seçimle mi geldi? Yani işte birisi onu oraya koydu. E o zaman bu siyaset kurumunun da kendi içinde artık geleneklerinin, kurallarının işlemediği bir yapı. Şimdi buradan biz nereye gideriz? Büyük bir bunalmışlık var muhalefette. Siyasal iktidar 25 yıldır buralarda. Bezdik, bunaldık, "Gitsin" aslında. Peki gelecek olan hiç önemli değil. Defolarını düzelterek gelsin hiç önemli değil. Böyle bir karmaşa içinde gidiyoruz. Yani partiler şunlar bunlar kurulsa da aynı zamanda burada Türkiye'yi gerçekten bizim özlediğimiz hale taşıyacak bir öneriler bütünü de yok. Aralarında siyasi görüş farklılığı yok ki. Siyasi iktidar kavgası var parti içi, şu bu, hazine gelirleri, giderleri vesaire. E aynı zamanda siyasette parti yöneticisi olduğu vakit bu yönetimin, statükonun ve sarayın da bir parçası haline geliyorsun. Yani buradan inşallah bir çıkış olsun, bir umut olsun, Türkiye'yi düzeltecek bir plan, program, güvence. Ama ben bunu göremiyorum. Yani siyaset kurumu, hep sana geldiğinde söylediğim kimsenin umurunda olmayan ve konuşmak istemediği bir şey. Ben buraya gelsem nefret üstünden bir söylem götürsem ve bunu siyasi yorum olarak anlatsam, yolsuzluk konusunda da hiç ağzımı açmasam bu çok makbul bir duruş oluyor. Ya bu kirlenmeyi nasıl önleyeceksin ve "Nefret yerine bu Türkiye'yi daha ileriye taşıyacağın plan, program önerilerin nedir?" dediği vakit bunun karşılığı şu anda Türkiye'de yok. Peki böyle bir karşılığı olmayan ortamın ortaya çıkaracağı bir sonuç bize çare olur mu? Orada da benim endişem var.

Ruşen Çakır: Peki partiler böyle, biliyorsun Türkiye'de insanlar Kızılay'a uğradıkları hayal kırıklığıyla Ahbap'a yöneldiler. Şimdi de Haluk Levent gözaltına alındı. Her şeyin asılsız olduğunu, yakında bombayı patlatacağını söyledi, gözaltındayken sosyal medyadaki paylaşımında. Ama görüyorum ki "Ya yapmamıştır kesinlikle" diyen pek kimse yok. Birisi çok güzel özetlemiş, şimdi kim olduğunu unuttum, bir yanda güven vermiyor ama bir yandan da yargı güven vermiyor. Yani şunu söyleyemiyorsun: "Yargıda çıkar ortaya." Yani Türkiye'de böyle bir yargı var mı?
Mehmet Altan: Şimdi aslında bunu senin siyaseten yaptığın yorum, konuştuğun adam, hiçbirisi bunu fazla söylemiyor. Yargı hukuku boğdu ama Türkiye'de kirlendi. Bak şimdi ben bir laf söylüyorum, geçiyor. Ya bir ülke ahlakı üreten, dürüstlüğü üreten bir ülke yolsuzluk algısı endeksinde 124. sıraya düşer mi? Bu demek ki toplumsal bir kabul var. Bunun için ayağa kalkmıyor. Peki yolsuzluk algısı endeksine karşı bu "Yuh ulan ne oluyorsunuz kardeşim?" diye bağıran birisi yok. Demek ki bu çürümeden pay alma kavgaları bunlar. Ve şimdi demin söylediğimi devam ettiriyorum; tek değer ölçüsü para. Hak edilmiş, edilmemiş. Hak edilerek zaten zengin olamazsın. Hak edilmeyen bir paranın tek ölçü olduğu, uyuşturucu, fuhuşu yani dünya organize suç örgütü endeksinde 10. sıraya geldik biz ya. Hiç konuşulmayan bir konuda bak uyuşturucu. Bu nedir? Bu toplumun çok büyük çoğunluğu hak etmese de büyük bir para sahibi olmak istiyor, ondan itibar devşirmek istiyor, şu bu. Onun için de bu yolsuzluk algısı endeksi çok hızlı dibe doğru Türkiye'yi sürüklüyor. Çünkü siyasal iktidarından seçmenine kadar toplumsal olarak büyük bir reaksiyonla buna karşı duran yok. E şimdi bu para herkesi zehirliyor ya. Çünkü başka bir ölçüsü yok Türkiye'nin şu anda. Bütün değer seti yıkılmış. En güzel şeyi işte en iyi okullarının yok edildiği, hasta adayı kadının doktoru dövmekle övündüğü, "Paran varsa adamsın, varsın yoksa yoksun" algısının zengini, fakiri herkes tarafından ortaklaşa paylaşıldığı bir korkunç dönemden geçiyor Türkiye. Baktım, kişilerin birbirlerine güven oranlarına %14 çıktı. Halbuki bir dönem önce %2 olarak görmüştüm. Bu bir de güvenseler ne olacak? Kimse kimseye güvenmiyor. Niye kimse kimseye güvenmiyor? Hukuk olmazsa güvenmez. Hukuk devleti olmaktan uzaklaştığın vakit, yani hukukun üstünlüğü endeksinde inanılmaz bir şekilde 118'e düştüğün vakit güvenin ortadan kalktı; sadece belki mahalle, yani akraba, hısım akraba dayanışması, aile üstünden bütün devlet kurumlarının yerine akrabalığı, hemşehriliği koyan, çok gerilerde kalması gereken ilkel bir yapı ki onlar da birbirlerine muhakkak ki madik atıyorlardır. Ya çürüme böyle bir şey. Aslında daha üç boyutlu bir çürüme programı yapabilirsin. Yani toplumsal çürüme... Çok yoruluyorsun. Vazgeçtim.

Ruşen Çakır: Peki, senin şimdi 15 Temmuz darbe girişiminin 10. yıldönümü hakkında söyleyeceklerin de vardır.
Mehmet Altan: Ya şimdi bu...

Ruşen Çakır: 10 yıl geçmiş yani.
Mehmet Altan: Geçmiş, ama zaten bu tür işlerde birisi birisinin canını yakmak istiyorsa 10 yılını alıyor. Yani her zaman sana söylüyorum, bunu bile bile tekrarlıyorum; bir kere benim açımdan ‘‘15 Temmuz yargısı’’ dediğim bir korkunç durum var. Bu nedir? Beni karakola bile çağıramayacakları bir durum içinde, ağırlaştırılmış müebbete çeviren bir süreçten geçtim ben. Sonunda Anayasa Mahkemesi, benim bu söylediğim, karakola bile çağrılamayacağıma karar verdi. AİHM bunu doğruladı. Ama bundan, hukukun işlemesi halinde hiçbir şekilde başımın derde girmeyeceği bir ortamdan ağırlaştırılmış müebbet çıkaran savcısı, mahkeme, yargıcı, hakimi, üyesi; bunlar yükseldi. Bu zaten hukukun ırzına geçmenin bir şekilde yargıda yükselmesi manasına geldiğini gösteriyor. Zaten sürekli hukukun üstünlüğü endeksinde hatırlatmam da bunu gösteriyor. Bu birinci şey, ben kendim bunları yaşadım. Yani Avrupa'nın ve Türkiye'nin en yüksek mahkemesinin karakola bile çağrılamayacağını söylediği ve buna ağırlaştırılmış müebbet veren bir yargının olduğunu kayda geçti. Yargıtay da bunu onadı. Şimdi burada duruyorum. İkinci bir şey daha söyleyeceğim. İnsanlar niye yargıladılar bizi? Darbe, marbe filan. Nedir bu? Anayasal düzeni ortadan kaldırmak. Değil mi? Darbecilik nedir? Anayasal düzeni ortadan kaldırmaktır, 309; cebir ve şiddetle. Peki, şimdi Anayasa Mahkemesi'nin kararını dinlemek bir anayasal zorunluluk. Beni, anayasal düzeni ortadan kaldırmakla suçlayan mahkeme Anayasa Mahkemesi kararını dinlemedi ve anayasanın 153. maddesini yok saydı. Bugün de idari mahkemeler Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne, AİHM ki bunlar anayasanın 90, 153. maddeleri ve benim özelimde Yargıtay kararını idari mahkeme dinlemiyor. Anayasayı yok sayıyor. Yani anayasayı ihlal etmek, ortadan kaldırmak için bir girişimi önlemeye çalışan bir sürecin kendisi bugün anayasayı yok sayıyor, anayasayı uygulamıyor. Buna yasama da dahil, yürütme de dahil, yargı da dahil. Şimdi anayasasız bir ülkeye döndük. Halbuki bu süreç, bu girişim neydi? O anayasal düzeni ortadan kaldırmaktı. Bütün müebbetler şunlar bunlar, buraya geldik. Ama üçüncü olarak da bir şey söyleyeceğim: Ya bunun, 15 Temmuz darbe girişiminin Meclis'teki komisyon raporu kayıp. Bu demek ki, ‘‘bunun için fazla konuşma.’’ Yani Meclis'teki komisyon raporu kayboluyorsa birileri bunların kaybedilmesini istiyor. Kaybediyorlar mı? Ediyorlar. Kimse bunun peşine gitmiyor. Demek ki hâlâ komisyon raporunun ortaya çıkmasından rahatsız olan ve bunu kaybedecek, ortadan kaldıracak kadar da güçlü bir irade var. O zaman onun ne olup ne bittiğine ait soruların cevaplanmadığı, berrak bir hale gelmediği, raporunun bile ortalarda dolaşmasının istenmediği bir süreçten hâlâ geçmeye devam ediyoruz. O zaman da duruyoruz. Rapor yok ya. Bir darbe girişiminin, milli iradenin en önemli kurumunda raporu kaybolursa bu ne demektir?

Ruşen Çakır: Ne demektir?
Mehmet Altan: Bu sürecin bitmediğini, bu sürecin sorularının cevaplanmasının istenmediğini, bu işteki o hâlâ cevaplanmayan soruların ortaya koyduğu kuşkuların devam ettiğini söylüyor. Başka bir şey daha söylüyor: ‘‘Tamam, bu kadar analiz yeter’’ demeyi de gerektiriyor. Anayasa yani komisyon, rapor, bazı şeyleri çok uzun söylemeye gerek yok. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin 15 Temmuz Araştırma Komisyon Raporu Meclis'te kayıp. Daha ne söyleyeyim? 10. yıldaki geldiğimiz nokta bu.

Ruşen Çakır: Evet. Noktayı koyalım. Türkiye'nin gidişatı parlak değil diyorsunuz. Deminden beri ağzım açık dinliyorum Sayın Profesör Mehmet Altan.
Mehmet Altan: Ağustos’ta düzelir inşallah. Ama bir de tabii Türkiye'nin temel halka ait meselelerinin konuşulması tamamen gitti. CHP'nin karışıklığı, şu bu filan. Yani mesela niye söylüyorum bu kuru soğan ithalatının vergisinin düşürüldüğünü? 60-70 liraya soğan alamıyorsun ya. O zaman ne oluyor? Biz geliyoruz Mahzuni Şerif'in şiirine.

Ruşen Çakır: Yiğit...
Mehmet Altan: He söyle.

Ruşen Çakır: ‘‘Yiğit muhtaç olmuş kuru soğana, bilmem söylesem mi söylemesem mi?’’
Mehmet Altan: Bir öncesi var.

Ruşen Çakır: Nedir?
Mehmet Altan: ‘‘Yoksulun sırtından doyan doyana. Bunu gören yürek nasıl dayana? Yiğit muhtaç olmuş kuru soğana. Bilmem söylesem mi söylemesem mi?’’

Ruşen Çakır: Ben bunu Mahzuni'nin kendisinden canlı olarak birçok kez dinledim. 70'li yıllarda gecelere gelirdi, orada söylerdi.
Mehmet Altan: Şimdi 2026'da kuru soğan ithalatında %5 vergi indirimi yapıldı. Fiili hayat gerçeği oldu.

Ruşen Çakır: Evet. ‘‘Türkiye'nin Gidişatı’’nı noktalıyoruz. Profesör Mehmet Altan'a çok teşekkür ediyoruz. Bir sonraki ayda buluşmak üzere, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
19.07.2026 Kandil izlenimleri (2): Üniformalar ne zaman çıkarılacak?
18.07.2026 Kandil izlenimleri (1): Cümleler Öcalan ile başlıyor Öcalan ile bitiyor
17.07.2026 Medyascope Kandil’de | Duran Kalkan Ruşen Çakır’a konuştu: “Bu süreç batmayacak”
17.07.2026 "Yeni Parti" yeni olabilecek mi?
16.07.2026 Bitmek bilmez "FETÖ'nün siyasi ayağı" tartışmaları
15.07.2026 Prof. Gökhan Bacık ile söyleşi: 15 Temmuz’un 10. yılında Fethullahçılığın durumu ve muhtemel geleceği
15.07.2026 Fethullah Gülen'den geriye neler kaldı?
14.07.2026 Türkiye’nin Gidişatı (22): Ahbap olayı | NATO Zirvesi | 15 Temmuz’un 10. yılı | Deniz Göktaş’ın tutuklanması
14.07.2026 Özgür Özel'in enerjisi
13.07.2026 Özgecan Özgenç ile söyleşi: Tüm yönleriyle Özgür Özel’in yurt gezileri
19.07.2026 Kandil izlenimleri (2): Üniformalar ne zaman çıkarılacak?
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı